Temmuz 1890’da kendini silahla vurarak yaşamına son veren Vincent van Gogh ölümü korkutucu bir son değil, huzurlu bir yolculuk ya da kozmosa dönüş olarak görüyor, ölmenin hayatın ağır yüklerini bırakıp yıldızlar arasında yolculuğa çıkmak olduğuna inanıyordu. 1888 yılında kardeşi Theo’ya yazdığı mektupta, ölümü trene binip bir yıldıza gitmeye benzetmişti. Haritadaki siyah noktaların yeryüzündeki kasabaları temsil ettiği gibi, gece gökyüzündeki yıldızların da ölümden sonra göksel varış noktaları olduğu düşüncesindeydi.
23 Aralık 1888 gecesi sinir krizi sonucu sol kulağını kestikten sonra bir mektubunda şöyle yazmıştı:
“Bu dünyayı terk edip bir daha asla geri dönmemek istiyorum. Kulağımı kestim, ama keşke kalbimi de kesmiş olsaydım. Hiçbir şey başaramayacağım.”
Ressam o gece ciddi kan kaybıyla bilincini kaybetmiş, yatağında baygın halde polis tarafından bulunmuştur. Acaba o sırada ölüme yakın bir deneyim yaşamış olabilir mi?
Çünkü yukarıdaki sözler, ölümün açtığı kapıdan bir kez içeri girmiş, sonra oradan geri dönmüş, daha sonra tekrar oraya gitmek isteyen birinin arzusunu yansıtmaktadır adeta. Bilindiği gibi ölüme yakın deneyim yaşayanlar belli bir eşiğe kadar gider ve daha ileri gitmek istemelerine rağmen oradan adeta zorla geri döndürülürler. Vücudundan bir parça kesmiş olan insanın da o kadar kan kaybına rağmen hiçbir müdahale olmadan hayatta kalması ancak bu şekilde ölümden geri döndürülmesiyle mümkündür.
Van Gogh, ressam Gauguin’in 23 Ekim 1888’den aynı yılın 25 Aralık’ına kadar birlikte Arles şehrinde geçirdikleri dönemdeki olayları anlattığı mektupta, yıldızlı gece tablosundaki girdaplara atıfta bulunarak şöyle yazmıştır:
“Gauguin Arles’teyken, bir iki kez kendimi soyutlamaya kaptırdım, bildiğiniz gibi… Ama bu bir yanılsamaydı sevgili dostum. İnsan kısa sürede bir tuğla duvara çarpar… Ve yine de bir kez daha kendimi çok büyük yıldızlara ulaşmaya kaptırdım- bir başka başarısızlık- ve bundan bıktım.”
Tuğla duvara çarpması ölümden bedenine geri dönmesi, kendini büyük yıldızlara ulaştırmaya kaptırması, o yere tekrar gitmek istemesi, bıkması ise çabalarının sonuçsuz kalması olabilir mi?
Sanatçı ‘Yıldızlı Gece’yi 1889 yılının haziran ayında, Fransa’nın Saint-Rémy-de-Provence kentinde akıl hastanesindeki odasının parmaklıklı penceresinden resmetmiş ve eserini başarısızlık olarak değerlendirmiştir.
Sanat tarihçisi Sven Loevgren, yıldızlı gece resmini “büyük bir tedirginlik hali içinde tasarlanan vizyoner bir tablo” olarak nitelendirir. Tablonun halüsinasyonu andıran niteliğinden bahseder; resmin sinir krizi sırasında yapılmadığını belirtir ve Van Gogh’un öteki dünyaya yönelik özlemine dikkat çeker. Bir diğer yorumcu Boime ise tabloyu sonsuzluğa ulaşma çabasının bir karşılığı olarak görür.
Loevgren, yıldızlı gece tablosunun resimsel unsurlarının tamamen sembolik terimlerle görselleştirildiğini ve selvi ağacının ölüm ağacı olduğunu söyler. Nitekim Van Gogh, Nisan 1888’de dostu Bernard’a yazdığı bir mektupta cenaze selvilerinden bahsetmiştir.
Evet, ‘Yıldızlı Gece’nin konusu ölümdür. Van Gogh büyük bir selvi ağacını yani ölümü tablonun tam ortasına yerleştirerek kendi ölüme yakın deneyimini anlatmıştır. ‘Kulağımı kestim, ama keşke kalbimi de kesmiş olsaydım. Hiçbir şey başaramayacağım’ deyişi resmi neden başarısız bulduğunun – daha doğrusu bedenine geri dönüşün kendisinde yarattığı hayal kırıklığının- bir ifadesidir.
Her halükârda Van Gogh için bir sanatçının hayatında ölüm en zor şey değildi. “Aklımı hep selvi ağaçları meşgul ediyor” diye yazarken de “Ölüm ne kadar da basit bir şey; tıpkı bir sonbahar yaprağının düşmesi gibi” derken de bu deneyimi yaşayan pek çokları gibi ölümden korkmadığını dile getiriyordu. Hatta ölüm sonrası bir başka boyutta var olmaktan söz ediyor, o boyutu karanlık gökyüzüyle ilişkilendiriyordu.
Tüm bunlar onun 23 aralıktan önce yaşamının bir döneminde ve yine 23 Aralık gecesi iki kez ölüme yakın deneyim geçirdiği tezini desteklemektedir. O bu deneyimleri bir yanılsama olarak değerlendirmiş olmalıydı.
Nitekim kardeşi Theo’ya yazdığı bir mektupta “Ölülerin ölü olduğunu düşünmeyin, ölüler yaşayacak, ben böyle hissediyorum” der ve “Öldüğümüzde vardığımız başka bir yarımküre daha olsaydı” diye ekler. Belki 23 Aralık gecesi kan kaybı sonucu bilincini kaybettiğinde kendini bulduğu yer, hayatta başarılı olmaktan umudunu kesmiş, ihmal edilmiş sanatçının artık varmayı umduğu tek yerdi. Yıldızlarda umut var derken, bu dünyada değil artık ancak orada huzuru bulabileceğini ifade ediyordu.
Van Gogh, yapılabilecek en zor şeyi, içinde ışık barındıran karanlığı resmetmek olarak tarif etmiştir. Ölüme yakın deneyim yaşayanların ortak anlatısı, bedenlerinden ayrıldıklarında kendilerini bir karanlıkta bulmaları, sonra çok parlak bir ışık görmeleridir. İşte Van Gogh’un içinde ışık barındıran karanlık derken kastettiği odur; o ışığın verdiği huzuru, kendisi için bir vaat olarak görmüş, ışığı ise yıldıza benzetmiştir. Bu, dünyanın tükettiği, bir geleceği olmayan, “Kendimi canlı hissettiğim tek an resim yaptığım andır” sözleriyle hayata ancak resim yaparak tutunan, ama resimlerinin de hiçbir değerinin olmadığı, çöl ortasında yapayalnız kalmış, ancak başkalarına avuç açarak yaşayabilen bir sanatçının, kendisine göklerden bir armağan gibi sunulan o çok muhteşem hayalinin peşinden gitmesiydi.
Yıldızlı Gece’yi betimlerken, “Gökyüzü ve gezegenler kayboldu, ama her şeye hayat veren ve her şeyin bağlı olduğu o muazzam nefes kaldı” diyordu.
Açıkçası ölüme yakın bir deneyim bundan daha güzel ifade edilmiş değildir. Çünkü böylesi deneyim geçirenlerin bir diğer ortak anlatısı, vardıkları yerde, yani geri döndürüldükleri o eşikte bir ilerisinin olduğu, orada her şeye hayat veren ve her şeyin bağlı olduğu, tarif edemedikleri muazzam bir varlığın olduğu hissidir. Van Gogh orada, gökyüzünün ve gezegenlerin de üstüne yükselerek o varlığı hissetmiştir. Elbette kimsenin aklına Van Gogh gibi tanrının bir nefes olduğunu söylemek gelmemiştir. Ressam, bu sözüyle, yaşayan ama nefes alıp vermeyen bu dünyanın ötesinde, aldığımız her soluğa kendi nefesini katan, her soluk verişimizde kâinatın onunla birlikte kabaran varlığını içimizde hissettiren, bizi ölümden sonra da canlı tutan, kendisine tanrı dediğimiz o varlığı ifade ediyordu.
Naifeh ve Smith, bir sinir krizinin tohumlarının Van Gogh, yıldızlı geceyi resmettiğinde mevcut olduğunu, hayal gücüne teslim olduğunda “savunmalarının kırıldığını” öne sürüyorlar. Haziran ortasındaki o gün, yüksek bir gerçeklik halinde, tablonun diğer tüm unsurları yerindeyken, Van Gogh kendini yıldızları resmetmeye verdi ve yazarların belirttiği gibi, “dünyanın sıradan gözlerle daha önce hiç görmediği bir gece, gökyüzü” üretti. Acaba hangi yüksek gerçeklik hali? Bu ölümden dönenlerin gerçekten daha gerçek diye niteledikleri deneyimlerine bir gönderme olabilir mi?
“Yıldızlı Gece” gibi başyapıtlar, sonsuz evrene duyulan hayranlığı ve insan varlığının dünyevi sınırların da ötesine uzandığı fikrini yansıtmaktadır.
Elbette Van Gogh’un gördüğü yıldızlar sabit değildi. Onlar dönen, kayan, yanıp sönen, farklı renklerle parıldayan, soluk alıp vererek canlılıklarını ortaya koyan, ölmüşlerin ruhlarını bu dünyadan alıp başka boyutlara taşıyan ışık tünelleriydi. Van Gogh yıldızlı gece tablosunda onları ortalarında göze benzeyen yuvarlak şekillerle çizmiştir. İşte o gözler o tünelin sonundaki ışıkları tasvir etmektedir. Van Gogh onlara bakarken onların da kendisine baktığını hissetmiş olmalıdır ve onlarda, o bakışlardan yansıyan karşı konulmaz ışık girdaplarını görmüştür. Bu çekimin etkisinden dünyaya döndükten sonra da kurtulamamıştır. Bu da göstermektedir ki, ölüme yakın deneyimler şahsa özeldir, bir şablona oturtulamaz; her kişinin karakterine, hayal gücüne, düşünce ve duygularındaki derinliğe göre değişir. Van Gogh gibi bir dehanın, renklerle oynayan bir ressamın ölüm sonrası deneyimi, hayal gücünden yoksun sıradan birinin siyah ve beyaz olabilecek deneyimimden çok daha canlı, muhteşem ve renkli olacaktır. İşte yıldızlı gece tablosunun bizi çeken tarafı budur.
“Van Gogh’un yıldızlı gece tablosu üzerine çeşitlemeler” filmi, ressamın hayatını konu alan filmlerin aksine “Yıldızlı Gece” tablosundan yola çıkarak sanatçının 23 Aralık 1888 geceki ölümden sonraki deneyimini beyaz perdeye taşımıştır. Bu açıdan film izleyiciyi hakiki, yaşanmış bir yolculuğa çıkarırken ölüm sonrası için de bir ipucu verir. O da şudur: Hepimizin ölümden sonra kendimizi içinde bulacağımız yer, bazı ortak noktalar olmakla birlikte aynı değildir. O yer kişinin ruhuna, anlayışına, nasıl bir hayat yaşadığına, ne için yaşadığına bağlı olarak değişir. Yani ölümden sonra gideceğimiz tek yer yoktur. Bunu yıldızlı gece tablosuna bakarak anlıyoruz.
Film giriş bölümü dışında 42 sekanstan oluşur.
Jenerikten önceki sekans sanatçının Ocak 1889’da ressam Gauguin’e yazdığı mektupta belirtiği tasarıma uygun canlandırılmıştır.
Van Gogh bu mektupta şöyle yazar:
“Renklerin bir düzenlemesi olarak kırmızılar saf turuncuya doğru ilerliyor, ten tonlarında kromlara kadar daha da yoğunlaşıyor, pembeye geçiyor ve zeytin yeşiliyle Veronese yeşilleriyle birleşiyor. Bir izlenimci renk düzenlemesi olarak, bundan daha iyisini hiç tasarlamadım.”
Nitekim giriş sekansındaki renk tonları filmin geri kalanından farklıdır. Yıldızlarla birlikte dağlar hareket ettikçe renkler Van Gogh’un tasarısına uygun ton alır, iç içe geçer, ışık daha parlak hale gelir. Çizgilerde dalgalanmalar, kabarmalar renklerle dolup taşmayı temsil eder.
Jeneriğin ardındaki ilk sekans ressamın yapılması en zor dediği şeyi, içinde ışık barındıran karanlığı canlandırır. Van Gogh’un gözünde karanlık sadece ışık daha çok parlasın diyedir. Burası Van Gogh’un ölüm sonrası yolculuğunun başladığı yerdir. Sahnelerdeki büyük yıldızlar, ölmüşlerin ruhlarını içlerine çeken ve onları başka boyutlara taşıyan ışık girdaplarıdır. Onların nefes alıp vermeleri ışık parlamaları halindedir.
Filmin ikinci sekansı bir duygu halini tasvir eder. Orada Van Gogh’un ruhundaki kasvet yıldızları da görünmez yapmıştır.
Sonraki sekanslar, ruhun ölüm sonrası içinde girdiği dünyaya dair genel bir görünüm sunar. Van Gogh, renklerin gece vakti gündüz vaktinden daha canlı olduğunu düşünüyordu. Kimi sahneler bunu teyit etmektedir.
Altıncı sekansta görülen evler, ya da ölümden dönenlerin gördüklerini söyledikleri şehirler, içinde yaşanılan yerler değil -çünkü ruhun bir eve ihtiyacı olmaz- hayatın kendisidir. Orada gök gibi yer de canlıdır. Orası bu dünyaya benzemez ve orada tuhaf şekiller bazı sırları gizliyor gibidir.
Van Gogh kardeşi Theo’ya 15 Temmuz 1888’de yazdığı bir mektupta yıldızlarda umut olduğunu yazar. Ölümden sonra göksel bir yolculukla yıldızlara gidilebileceği düşüncesini dile getirir. Yedinci sekansta ve sonrasında görülen yıldızlar işte Van Gogh’un gördüğü o yıldızlardır. Bu yıldızlar daha sonra ışıktan bir nehir olup sonsuzluğa akmaktadırlar.
On üçüncü dakikadan itibaren görülen ve dağların ardında parıldayan ışık noktaları bize ötenin de ötesinde bir dünya olduğunu söylemektedir.
Yirminci dakikadan itibaren görülen ve birbirinin içine kayan iki yıldız sakinliği ve dinginliği temsil eder.
İzleyen sekanslarda yıldızlar dönerken hazinelerini etrafa saçar. Sonra hepsi bir ışık yağmuru halinde yeryüzüne iner. Ruhlar bu şekilde gıdalarını temin eder.
Kırkıncı dakikadan itibaren görülen dağlar üzerinden hızla akarak geçen ışık nehirleri, iki dünya arasında yolculuk yapan ruh kalabalıklarının uzaktan bir görüntüsüdür.
Ellinci dakikadan itibaren ışıktan bulutlar altında parıldayan yeryüzünü ve orada tek başına geceye hükmeden ayı görürüz. O Van Gogh’un sözünü ettiği muazzam nefestir. Onun altında dağlar yine yıldızlardan dökülen ışıkla aydınlanmaktadır.
Elli beşinci sahneden itibaren ışıktan bir şehir değil bu kez ışıktan yapılmış ülkeler görülür. Kimi iyi ruhlara vaat edilen, şehir yani hayatın kendisidir. Ama öyle ruhlar vardır ki, onlara ölümden sonra vaat edilen, hayattan da fazlasıdır. Orada yanıp sönen sayısız ışık bu dünyadan diğer dünyaya açılan ve hiç kapanmayan kapıları temsil eder.
Sonraki sekanslarda gördüğümüz, Van Gogh’un aklını meşgul etmiş olan selvi ağacıdır. Sanatçı, tablolarında selvi ağacını hep girdapsı şekillerle bir arada resmetmiştir. Selvi ölümün, tüneli andıran o girdapsı şekiller de ölümden sonrasının sembolüdür. Van Gogh’a göre cenaze ağacı olan selvi ağacının tohumu doğduğumuz anda ruhumuza atılır ve bizimle birlikte büyür. Dalları kollarımız, kökleri ise ayaklarımızdır. Bu ağacı içinde kurutan sonsuza kadar ölür, yaşatan sonsuza kadar onu içinde büyüterek yaşar. O ağaç yolumuz bir çöle düştüğünde gölgesine sığınalım diye ruhumuza dikilmiştir. Belki bu yüzden Van Gogh o ağacı bir dinlenme mekânı olarak görmüştür.
Yetmişinci dakikadan sonraki sahneler, Van Gogh’un ruhunda esen fırtınaları temsil eder. Bu fırtınalar onun aradığı huzuru özlediği yerde bulmasıyla diner. Birden tatlı bir müzik, tüm gürültücü fırtınaları susturur ve sükuneti kâinata hâkim kılar.
Doksanıncı dakikadan itibaren ruhun bedenine dönüş yolculuğu başlar. Bu sahnelerde ruh yıldızlara veda eder. Son sekans Van Gogh’un ıstıraplarla dolu dünyaya varışını ve kendini tekrar bedeninde bulmasını temsil eder. Van Gogh bu dönüşü tuğla bir duvara çarpmak olarak tarif etmiş, gerçek olamayacak kadar güzel yolculuğu için de ‘bu bir yanılsamaydı’ demiştir.
Günümüzün sineması şiddetle beslenen ruhların açlığını gidermek üzerine kuruludur. “Van Gogh’un yıldızlı gece tablosu üzerine çeşitlemeler” filminin amacı, ruhu teskin etmektir. Nitekim Van Gogh, yıldızlı geceye başlarken hayal gücünden yola çıkarak bir tuval boyamak arzusundaydı. “Gerçekliğe tek bir bakışla görebileceğimizden daha heyecan verici ve rahatlatıcı bir doğa yaratmayı başarabiliriz” diyordu. Rahatlatıcı bir doğa! Ayni filmin de rahatlatıcı bir etki yaratmak istemesi gibi. Her halükârda bu film ya insanı yatıştıracak ya da onun içinde gizli, kendisinin bile haberi olmadığı bir huzursuzluğu ortaya çıkararak onu daha da huzursuz edecektir.
Yazan: Bedrettin Şimşek
Sinemalardan önce evinizde: 93 dakikalık filmi satın alın, 10 gün boyunca dilediğiniz kadar izleyin. Tek seferlik ödeme: 170 TL.

Sitemizde zorunlu çerezlerin yanında, izniniz olursa reklam ölçümü için Meta Pixel kullanıyoruz. Çerez Politikası